21 Ekim 2014 Salı

 İSPANYA`DA  TARRAGONA GEZMESİ






     bankaya giriyorum. sabah erken saatler.kalabalık sayılmaz ama biraz insan var. ilk dikkatimi bankonın arkasındaki kadının sütyen takmadığı cekiyor onca şey içinden. orta yaş bi kadın. müsteri var önünde, biseyler anlatıyor. baska  banka personelleride olmasına rağmen onu bekliyorum.  müsteri gidiyor. yaklaşıyorum. "ola" diyorum. ardından "can ı change to dollar" diyorum. sütyen hala yok bu arada. kadın ispanyolca birseyler söylüyor. icinden kambiyo kelimesini ve account kelimesine benzeyen ispanyolca muadilini seçebiliyorum. Katalanca olma ihtimalide çok yüksek. burdan para change etmem için o bankada hesabım olması gerektigi kanısına varıyorum. bu sefer "are there any change office in downtown of tarragona" diyorum. kadın baslıyor anlatmaya.el kol hareketlerinden adres tarif ettigini anlıyorum ama benim ingilizce söylediklerimi anlamasına rağmen neden benimle ısrarla ispanyolca yada katalanca konusmaya devam ettigini anlayamıyorum.ben ispanyolca bilsem sana ispanyolca sorarım zaten. bir süre sonra bankadaki ugultu kayboluyor, ardından kadının sesi de kayboluyor. agzı oynamaya devam ediyor ama ses yok. bi boşluk anı gibi bi an. kadının el kol hareketleri sütyenin yokluğundan emin olmamı saglıyor. muchos gracias diyorum. çıkıyorum.



tarragonanın meşhur insan kuleleri.yılın belli zamanında festivalleri oluyor.





bir gladyatör arenası.eski roma zamanında asker yetiştirme yeri imiş taragona





  akdeniz balkonu adıyla ünlü bir terası var. alabildiğine baleria denizi manzarası. arkada ise bir önceki gün bizimde beklediğimiz demir sahasındaki gemiler görünüyor. tabiki mükkemmel de bir plaj


liman genişletilince eski deniz feneri içerde kalmış böyle bir manzara ortaya cıkmış







harika bır grafiti ve sokak lambası



















14 Nisan 2014 Pazartesi

Hoşgeldin Kadınım


Hoş geldin kadınım benim hoş geldin
yorulmuşsundur;
nasıl etsemde yıkasam ayacıklarını
ne gül suyum ne gümüş leğenim var,
susamışsındır;
buzlu şerbetim yok ki ikram edeyim
acıkmışsındır;
beyaz ketenli örtülü sofralar kuramam
memleket gibi yoksuldur odam.

Hoş geldin kadınım benim hoş geldin

ayağını basdın odama
kırk yıllık beton, çayır çimen şimdi
güldün,
güller açıldı penceremin demirlerinde
ağladın,
avuçlarıma döküldü inciler
gönlüm gibi zengin
hürriyet gibi aydınlık oldu odam...

Hoş geldin kadınım benim hoş geldin.

                             -Şair: Nazım Hikmet

10 Nisan 2014 Perşembe

"gerilme sakın, seni bir sorumluluğun altına soktuğum yok; eğilirsen bu sadece aşkımın tacını alman için olacak.
üzülme sakın, her zamanki gibi cevap beklentim yok; ama yine de vermek istersen tüm dikkatim sende olacak."

memelerin

imdi sen kalkıp gidiyorsun. git 
gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar. gitsinler.
oysa ben senin gözlerinsiz edemem bilirsin 
oysa allah bilir bugün iyi uyanmıştık 
sevgideydi ilk açılışı gözlerimizin sırf onaydı 
bir kuş konmuş parmaklarıma uzun uzun ötmüştü 
bir sevişmek gelmiş bir daha gitmemişti 
yoktu dünlerde evelsi günlerdeki yoksulluğumuz 
sanki hiç olmamıştı

oysa kalbim işte şuracıkta çarpıyordu
şurda senin gözlerindeki bakımsız mavi, güzel laflı 
istanbullar
şurda da etin çoğalıyordu dokundukça lafların
dünyaların
öyle düzeltici öyle yerine getiriciydi sevmek
ki karaköy köprüsüne yağmur yağarken
bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti
çünkü iki kişiydik

oysa bir bardak su yetiyordu saçlarını ıslatmaya
bir dilim ekmeğin bir iki zeytinin başınaydı doymamız
seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu
iki kere öpeyim desem üçün boynu bükük
yüzünün bitip vücudunun başladığı yerde
memelerim vardı memelerin kahramandı sonra 
sonrası iyilik güzellik.

cemal süreya

16 Ocak 2013 Çarşamba

biliyorum sana giden yollar kapali 
ustelik sen de hic bir zaman sevmedin beni 

ne kadar yakindan ve arada ucurum; 
insanlar,evler,aramizda duvarlar gibi 

uyandim uyandim, hep seni dusundum 
yalniz seni, yanliz senin gozlerini 

sen bayan nihayet, sen olumum kalimim 
ben artik adam olmam bu derde duseli 

simdilerde bir kopek gibi kosuyorum ordan oraya 
yoksa gururlu bir kisiyim aslinda, inan ki 

animsamiyorum yari dolu bir bardaktan su ictigimi 
ve icim goturmez kenarindan kesilmis ekmegi 

kac kez sana uzaktan baktim 5.45 vapurunda; 
hangi sarkiyi duysam, bizimcin soylenmis sanki 

tek yanli ask kisiyi nasil aptallastiriyor 
nasil unutmusum senin bir baskasini sevdigini 

cocukca ve seni uzen girisimlerim oldu; 
bagisla bir daha tekrarlanmaz hicbiri 

raslasmamak icin elimden geleni yaparim 
bu boyle pek de kolay degil gerci... 

alisirim seni yalniz duslerde oksamaya; 
bunun verdigi mutluluk da az degil ki 

cikar giderim bu kentten daha olmazsa, 
sensizligin bir adi olur, bir anlami olur belki 

inan belli etmem, seni hic rahatsiz etmem, 
son istegimi de soyleyebilirim simdi: 

bir geceyarisi yaziyorum bu mektubu 
yalvaririm onu okuma carsamba gunleri

cemal sureya

29 Mayıs 2012 Salı

Sanma ki güzelliğin o ipek saçlarına dökülen akla biter... 

http://www.youtube.com/watch?v=s652QRTCTVk&feature=share

23 Ocak 2012 Pazartesi

Bir şeyi sevmeyi çok severim.

10 Ocak 2012 Salı

1. DÜNYA SAVAŞI

Türkiye'de ikinci dünya savaşı hakkında çok yaygın yanılgılardan birisi de, hitler'in canı sıkıldığı için saldırdığı konusu. oysa savaş için çok güzel bir altyapı vardı, olmayanı da hitler tarafından eklendi.

birinci dünya savaşı sonrası yenilgi almış bir millet kolayla yenilgiyi kabul edemez doğal olarak. biz meşhur ''almanya yenilince'' argümanını kullanarak başarı ile olaya bok sıvıyoruz. peki almanlar ''osmanlı yenilince'' diyor mu, elbette hayır. almanlar'ın en güzel bahanesi, ''yahudiler bizi sırtımızdan vurdu'' idi. tanıdık geliyor herhalde. elbette bu hikaye gelecek senelerde hitler yüzünden iyice coşacaktır, ayrı konu.

bizim sevr'in aşağı yukarı almanya versiyonu olan versailles imzalanmıştı. halkın onuru kırılmıştı, intikam hissi tüm almanya'ya sinmişti. almanya, tüm geçmiş düşmanlara diş bilemekteydi. hitler'in savaş yolunda yaptığı silahlanma, anschluss (avusturya'nın ilhakı), çekoslovakya'nın yarısını götürme ve danzig'e göz koyma işlerinin tamamı anlaşmada düzenlenen maddelerin delinmesi idi, birinci dünya savaşı öncesine dönüş hareketleri idi. elbette antlaşmanın diğer tarafları (fırıldak italya hariç) buna tepkilerini koydular. fakat, savaşın esas sebepleri bunlar iken malum, polonya'ya girmek için bir bahane lazımdı.

biliyorsunuz günümüzde 11 eylül ikiz kulelere saldırı gibi olayların tertip olduğu hep söylenir, tertipçi ülkedeki çoğunluk da ''bırak komplo teorilerini'' der geçer. işin eğlenceli yanı, bunların tertip olduğunu saldıracak ülkelerin dışındaki tüm ülkeler bilir. gleiwitz vakası da bundan farklı değildi.

vikipedi'den alıntı:

''31 ağustos 1939 gecesinde, naujocks'un liderliğinde polonya üniformaları içindeki bir grup alman ajanı gleiwitz istasyonunu ele geçirerek lehçe alman karşıtı bir yayın yaptılar. almanların amacı saldırıyı alman karşıtı polonyalı sabotajcıların yaptığı izlenimi vermekti.

saldırıyı daha da inandırıcı hale getirmek için almanlar, alman asıllı bir silesyalı olan ve polonyalılara duyduğu sempati ile bilinen ve önceki gün gestapo tarafından tutuklanmış olan franciszek honiok'u yanlarında getirdiler. honiok, sabotajcı gibi görünecek şekilde giydirilmiş, zehirli iğneyle öldürüldükten sonra kurşun yaraları oluşturulmuş ve cesedi olay yerinde bırakılmıştı. böylece, istasyona saldırırken öldürülmüş gibi görünecekti. cesedi daha sonra polise ve basına kanıt olarak sunuldu.

gleiwitz vakası alman istihbaratı abwehr ile ss'in organize ettiği ve himmler operasyonu olarak adlandırılan daha büyük bir operasyonun parçasıydı. gleiwitz saldırısıyla aynı anda polonya-almanya sınırı boyunca almanlar daha birçok benzer olay tertiplediler. himmler operasyonu toplamda 21 olaydan oluşmaktaydı ve amacı polonya'nın almanya'ya karşı saldırgan tavır sergilediği izlenimi vermekti.''

elbette tek olay bu değildir, süreç boyunca yirmi küsür provakatif olay düzenlenmiştir. en sonunda polonya suçlu çıkartılmış, saldırı başlamıştır.

tarih ders dolu değil mi arkadaşlar? kıssadan hissemizi verelim: türkiye'de bir olay olduğunda hemen ''höoeee'' diye atlamadan önce, 6-7 eylül'ü, gleiwitz'i, 11 eylül'ü unutmadan hareket edin.

NİKOLA TESLA




Nikola Tesla (d. 10 Temmuz 1856, Hırvatistan – ö. 7 Ocak 1943; New York). Mucit, elektrik mühendisi, makine mühendisi, fizikçi ve elektrofizik uzmanıdır. Elektriğin ticari kullanımının önünü açan kişidir. Elektromanyetizma alanında devrimsel buluşlara imza atmış, teorileri ve patentleri sayesinde alternatif akım, elektrik güç sistemi, çok fazlı güç sistemi ve indüksiyon motorlarının gelişmesini sağlamıştır. 1894 yılında kablosuz uzaktan kumanda ile gerçekleştirdiği gösteri ve “Akımlar Savaşı”ndan galip çıkması nedeniyle ABD’nin en büyük elektrik mühendislerinden biri olarak kabul edilmiştir. En büyük düşü olan “kablosuz enerji aktarımı” konusunda deneyler yapmış, kilometrelerce ötedeki lambaları kablosuz olarak aydınlatmıştır. Tüm zamanların en büyük mucitlerinden biri olmasına rağmen ismi ders kitaplarında nadiren geçer ve pek bilinmez. Modern teknolojinin temelini teşkil eden, dünya bilim ve teknoloji yapısını kökünden değiştiren bu büyük bilim insanı, yedi yüze yakın patentle dünyanın en fazla patente sahip bilim insanı olarak dünya tarihine geçmiştir. 1960 yılında toplanan Ağırlık ve Ölçüler Genel Konferansı’nda (General Conference on Weights and Measures) “manyetik alan şiddeti”nin birimi Tesla olarak kabul edilmiştir. Tüm hayatını insanlığa adayan, hiç evlenmeyen, en iyi dostları ünlü Amerikan yazar Mark Twain ve güvercinler olan bu eşsiz bilim insanına Einstein ve Edison’a verilen değer düşünüldüğünde hem geçmişte hem de günümüzde ciddi bir biçimde haksızlık yapıldığı muhakkak. Bu yüzden Tesla’yı doğru anlamak ve anlatmak bilimin gelecek kuşaklara temiz ve tarafsız olarak aktarılmasında büyük önem taşıyor.

Kişisel Yaşamı ve Son Yılları

Babası bir papaz olan Tesla'nın annesi okuyup yazamamasına karşın, halk arasında pratik ev gereçleri mucidi olarak bilinirdi. Tesla, annesini hayatında gördüğü en büyük mucit olarak tanımlar. Babası Tesla’nın her zaman papaz olmasını istiyordu, Tesla ise mühendislik okumayı istiyordu. Tesla, geçirdiği ölümcül bir hastalık sırasında “mühendislik okursam çok daha iyi olurum” demiş, babası da onu kıramamıştır. Annesinin de desteğini alan Tesla, Avusturya Graz Politeknik'e 1875 yılında başladı. Burada elektrik mühendisliği okuyan Tesla alternatif akım üzerine çalışmaya başladı. Ancak kişisel takıntıları ve asosyalliği nedeniyle 3. sınıfın ilk döneminden itibaren okulu bıraktı. Bazı kaynaklar okulu bitirdiğini söylese de üniversite Tesla'nın mezun olmadığını ve okula 1878 ilk döneminden sonra devam etmediğini bildirmiştir. Ailesiyle ilişkisini keserek bir oto mühendislik firmasında çalışmaya başlayan Tesla bu dönem oldukça ağır bir depresyon dönemi geçirdi. Daha sonra babasının isteği üzerine Prag'ta Charles Ferdinand Üniversitesi’ne başladı. 1880 yılında burada bir yaz dönemi öğretimine devam etti ve babasının ölümü üzerine okulu bıraktı. Budapeşte’de ulusal telefon şirketinde çalışmaya başladı ve bir sene sonra şefliğe yükseldi. 1882 yılında Paris’e taşınarak Continental Edison Şirketi’nde çalışmaya başladı. Bu şirket Edison’un fikirlerini Avrupa’da uygulama konusunda çalışmalar yapıyordu. Buradadoğru akım motorları ve dinamolar konusunda geniş ve önemli tecrübeler edindi. Oradayken çalıştığı döner makineleri korumak için regüle edici kontrol cihazları icat etti. Aynı zamanda indüksiyon motorları üzerine çalışmaya başlayan Tesla dönen manyetik alanlar ile bu dönemde ilgilenmeye başladı.

Amerika Yılları

Tesla, 1884 yılında eski patronu Charles Batchelor’un referans mektubu ile ABD, New York’a geldi. Thomas Edison’a yazılan mektupta şu satırlar yazıyordu: “iki tane büyük adam tanıyorum; biri sensin, diğeri de bu genç adam…” Böylece Tesla, Edison Makine İşleri isimli şirkette çalışmaya başladı. Edison bu şirket ile Pearl Caddesi’nin aydınlatmasını sağlıyordu. 110 volt ile çalışan bu doğru akım dağıtım sistemi, uzak mesafeler için yetersiz kalıyordu. Tesla burada basit elektrik işlerini yapmaya başladı. Şirketin çeşitli teknik sorunlarına çözümler getirdi. Hatta doğru akım generatörleri üzerinde tasarım değişikleri önerdi. Bu dönemde Edison’un şöhretinden de etkilenerek heyecanla alternatif akımla ile ilgili düşüncelerini Edison’a aktaran Tesla, beklediği ilgiyi göremez. Aksine Edison Tesla’ya, gereksiz teoriler üzerinde vakit kaybetmemesi yönünde öğüt verir ve böylece “akımlar savaşı” (War of the Currents) gayri resmi olarak başlar.

Tesla’nın iddiasına göre, Edison’un verimsiz motor ve generatörlerini geliştirmesi karşılığında kendisine 50.000 dolar (bugünün parası ile 1.1 milyon dolar) teklif edilmiştir. Ancak parasını almaya gittiğinde Edison’dan şu cevabı alır: “Tesla, Amerikan şakalarından anlamıyorsun!”. O zamana kadar haftada 18 dolar karşılığında çalışan Tesla, haftalık 25 dolar’lık teklifi reddederek işi bırakır. Yaklaşık bir yıl parasız gezen Tesla bu dönemde çukur kazma işlerinde bile çalışır. Birlikte çalıştığı çukur kazıcı, yemek saatlerinde Nikola Tesla'nın ilgilendiği yeni elektrik sistemlerinin hayali tariflerinden etkilenerek Tesla'yı A. K. Brown adlı firmanın sahibiyle tanıştırdı. Nikola Tesla'nın parlak planlarıyla büyülenen Brown ve bir ortağı, büyük bir atılım yapmaya karar verirler. Ortaya belirli bir miktar para koydular ve bu para ile Tesla, Batı Broadway'de bir deney laboratuvarı kurdu. Orada jeneratör, transformatörler, iletim (transmisyon) hattı, motorlar ve ışıklar gibi tasarladığı sistemlerin tümünün planlarını hazırladı. Hatta iki ve üç fazlı sistemleri de tasarladı.

Tesla bu dönemde art arda birçok patent aldı. Bu kadar hızla alınan patent serisinin eşi görülmemişti. Fikirler ilginç ve bir o kadar farklıydı, bir çelişme ya da bir tahmin yoktu. Bu yüzden patentler tek bir tartışma bile yapılmadan verildi.

Tesla için artık işler yolundaydı ve hayatı için dönüm noktalarından olan Amerika Elektrik Mühendisliği AIEE (şimdiki IEEE) toplantısında yaptığı tek ve çok fazlı alternatif akımları gösterisi büyük bir ilgiyle karşılanmıştı. Bu toplantı sayesinde alternatif akımın doğru akıma göre enerji taşınmasında ne kadar verimli ve üstün olduğu görüldü. Fakat sorun, alternatif akımın ticarileşmesinin nasıl olacağı sorusuydu. Edison, yani General Electric bunu yapamazdı. Eğer yaparlarsa kendilerini yalanlar bir pozisyona düşmüş olacaklardı. Bu işi Edison’un amansız rakibi, bugün de varlığını halen sürdüren Westinghouse şirketinin kurucusu George Westinghouse yapacaktı. Tesla’nın laboratuarına giderek onunla tanışan Westinghouse, Tesla’nın alternatif akım patentlerine talip oldu ve satış payı olarak beygir gücü bir dolara anlaştılar. Bu anlaşmanın ardından General Electric değişen ve gelişen elektrik dünyasında varlığını sürdürebilmek için Westinghouse şirketinden lisans almak zorunda kaldı. Böylece Tesla ilk zaferini elde etmiş oldu. İkinci zafer de çok gelmeden gelecekti. Niagara şelalesinin gücünden elektrik üretmek için uluslar arası bir komisyon kurulmuştu. Komisyon bir açıklama yaparak doğru akımın bu proje için en uygun olduğuna karar verildiğini açıkladı. Ancak üretilen elektrik 26 mil uzaklığa Buffalo kentine taşınacaktı. Ancak bu iletimin doğru akımla ile nasıl olacağını hesap edemeyen komisyon, alternatif akımda karar kılmak zorunda kaldı. Böylece bir kez daha alternatif akımın üstünlüğü kanıtlanmış oldu.

Westinghouse, on tane 5000 beygir gücündeki hidroelektrik jeneratörü için ve General Electric ise iletim hattı için kontrat yaptılar. Bu sistemdeki iletim hattı, yükseltici ve alçaltıcı transformatörler Nicola Tesla'nın 2 faz projesi için uygundu. Hareket eden parçaları azaltmak için, dıştan dönen alan ve içi sabit armatürlü, büyük alternatörler planlanmıştı.

O zamana kadar bu büyüklükte bir proje yapılmadığı için bu tarihi proje heyecan yarattı. Dakikada 250 devir yapan, her biri 1775 Amper veren, 2250 Volt'luk on büyük alternatör, iki fazlı 25 Hz (Hertz)'de 50 000 Beygir gücü veya 37 000 kW'lık çıkış oluşturuyordu. Rotorların her biri, 3 metre çapında, 4,5 metre uzunluğunda (düşey jeneratörlerde 4,5 metre yükseklik) ve 34 ton ağırlığındaydı. Sabit parçaların her biri 50 ton ağırlığındaydı. Gerilim, iletim için 22.000 Volt'a çıkarıldı.

Nicola Tesla, alternatif akım ve yüksek frekansla ilgili olarak aşağıdaki sözleri söylemiştir;"Frekans yüksek olduğu müddetçe yüksek voltajlardaki alternatif akımlar derinin yüzeyinde, herhangi bir yaralanmaya neden olmadan salınırlar. Ama bu amatörlerin becerebileceği bir şey değildir. Sinir dokularına nüfuz edebilecek miliamperler öldürücü bir etki yaratabilir ama derinin üzerindeki amperler kısa süreler için zarar vermez. Derinin altına sızabilecek düşük akımlarsa, ister alternatif ister doğru akım olsunlar, ölüme yol açabilir.”

1904 yılı Tesla ve dünyamız için bir önemli bir dönem noktasıydı. Tesla’nın en büyük hayallerinden biri enerjinin kablosuz olarak iletilebilmesiydi. Böylece enerji herkes için daha ucuz ve ulaşılabilir hale gelecekti. Tesla bu çalışmalarını ünlü Amerikan yatırımcı J.P Morgen’a açtı. Tesla’nın o dönemdeki en önemli mali destekçilerinden Morgan, Tesla’nın bu düşüncesini enerjinin çok ucuzlamasına neden olacağı gerekçesiyle reddeder ve desteğini Tesla’dan çeker. Belki de insanlık tarihini değiştirebilecek bir buluş tarihe gömülür. Bugün Tesla bobini dediğimiz bu mekanizmayla küçük voltajlı elektriği rahatlıkla kablosuz iletebiliyoruz. Bu konuda çeşitli iddialar olsa da (Tesla’nın bu buluşunun tamamlandığı ama Morgan ile benzer sebeplerden dolayı gizlendiği gibi) insanlık adına büyük bir fırsatın tepildiği bir gerçek.

Tesla bu tarihten bu sonra çalışmalarına maddi olarak ciddi bir destek bulamasa da çalışmalarına aralıksız olarak devam etti. Bugün kendisinden miras olarak radyo, flüoresan, radar, MR, alternatif akım motorları, lazer ve robot teknolojileri, deprem makinesi kaldı. Şüphesiz Tesla’nın icatları dünyamızı daha yaşanılır kıldı ama daha da önemlisi Tesla’nın bilimini sadece insanlık için adaması asla bir tüccar gibi davranmaması onu bir bilim insanının olmanın ötesine taşıdı.

Uzaktan radyo kontrolü

Nikola Tesla’nın uzaktan radyo dalgaları ile yaptığı çalışmalar Mors koduyla yapılan haberleşmeden daha ileri gitti. 1898'de New York şehrinin Madison Parkı'nda (Madison Square Garden) alanın ortasına büyük bir tank koydu ve suyla doldurdu. Bu küçük gölün üzerine, yüzmesi için, 1 metre uzunluğunda anten direği olan bir tekne koydu. Teknenin içinde bir radyo alıcısı vardı. Nicola Tesla, seyircilerin isteği doğrultusunda ileri gitme, sağa veya sola dönme, durma, geri gitme, ışıkları yakıp söndürme gibi çeşitli şeyleri uzaktan radyo kontrol sayesinde yaptı. Unutulmaz gösteri tüm seyircileri hayran bıraktığı gibi günlük gazetelerin ön sayfalarında yer aldı. Projelerinin tanıtımında gösterişli yöntemler uygulayan Nikola Tesla'yı izleyen herkes Nikola Tesla'nın bunu beyin gücüyle yaptığına inanmıştır. Daha sonra Nikola Tesla uzaktan kumandayı açıklamıştır. Bu buluşun üstüne New York Times gazetesinden bir yazar Nikola Tesla'ya bu şekilde uzaktan kumanda ile savaşan denizaltılar yapabilirsiniz demiştir. Nikola Tesla ise bu "bir savaş aracı değil, robot ırkının ilk temsilcisidir, yani insanlığın hizmetinde kullanılabilecek onların işlerini azaltarak yapacak mekanik adamdır" demiştir.

Bu buluş temel alınarak günümüzde uzaktan kumanda ile kontrol edilebilen uzay mekikleri, uydular ve çeşitli silahlar geliştirilmiştir. Günümüzdeki uzaygemisi uzaktan kumanda merkezleri Nikola Tesla'nın yöntemini uygulamaktadır.





Yüksek frekans öncülüğü

Nikola, araştırmalarında, yüksek gerilim ve yüksek frekansın bilinmeyen alanlarına daha çok yer verdi. Yüksek frekans cihazlarını kullanırken, bir elini daima cebinde tutardı. Bütün laboratuvar asistanlarına bu ön tedbiri almalarında ısrar ederdi ve bu kural, bugüne kadar daima gerilim bakımından tehlikeli cihaz etrafındaki uyanık araştırıcılar tarafından da uygulanmaktadır. O zaman yararlanılmamış olmasına rağmen, Nikola Tesla'nın yüksek frekans ve yüksek gerilim alanındaki keşifleri, modern elektroniğin yolunu açtı. Bir yüksek frekans transformatörü ile (Nikola Tesla Bobinleri - Nikola Tesla Coils) çıplak elinde tuttuğu gazlı tüpü yakacak şekilde vücudundan, zarar vermeden, yüksek gerilimli akım geçiriyordu. O günlerde Nikola Tesla, aslında neon tüpünün ve flüoresan tüpünün aydınlatmasını gösteriyordu.

Bazen, frekans aralığının alt ve üst kısımlarında yaptığı denemeler, Nikola Tesla'yı keşfedilmemiş bölgelere yöneltti. Mekanik ve fiziksel titreşimlerle çalışırken, Houston Caddesindeki yeni laboratuvarının etrafında hakiki bir depreme neden oldu. Binanın doğal rezonans frekansına yaklaşan, Nikola Tesla'nın mekanik osilatörü, eski binayı sarsarak tehdit etti. Bir blok ileride, polis karakolundaki eşya esrarengiz bir şekilde dans etmeye başladı. Böylece, Nikola Tesla, rezonans, vibrasyon ve "doğal 7 periyot"a ait matematiksel teorileri ispatladı.

İyonosfer çalışmaları, radar ve türbinler

Tesla dünyanın katmanlarından biri olan iyonosferin insanlığın yararına kullanabileceğini söyleyen ve bunu ispatlayan bilim adamıdır. İyonosfer, 19. yüzyılda keşfedilmiştir, dünyanın üzerinde bulunan üçüncü sıra katmandır ve Tesla'yı ilgilendiren en önemli özelliği elektrik enerjisinin ve radyo,ses ve elektro manyetik dalgaların kablosuz olarak çok uzak bir noktadan diğer noktaya taşımasını sağlamaktadır.

Tesla iyonosfer ile ilgili çok fazla araştırma yaparak ilk radyo yayın merkezi ve kablosuz elektrik taşıma merkezi olan Shoreham, Long Island'da 1901 ile 1905 yılları arasında Wardenclyffe Kulesini inşa eder.

Dünya çapında telsiz

Long Island'ın tepelik bölümünde, Wardenclyffe yakınında yavaş yavaş yükselen garip yapı bütün seyredenlerin ilgisini çekerdi. Tek parça olması dışında, büyük bir mantara benzeyen yapı, yerdeki kısmı geniş ve 62 metre yukarısındaki tepe noktasına doğru daralan, kafes şeklinde bir iskelete sahipti. Tepede 30 metre çapında bir yarım küreyle örtülüydü. İskelet, bronzdan kalın civata ve bakır lamalarla birbirine bağlanmış, sağlam ağaç kolonlardan yapılmıştı. Yarım küre şeklindeki tepe, üstten yüzeysel olarak bakır bir elekle kaplıydı. Tepedeki kürenin iç kısmındaki sekonder 100 sarımlı ve 3 metre çapındaydı. Üreticisi, istasyondan birkaç mil uzaklıkta bulunan enerjiyi kullanırken, Tesla ilk insan yapımı şimşeği oluşturdu. Bir direğin tepesindeki 1 metre çaplı bakır küreden, 30 metre uzunluğunda, kulakları sağır eden şimşekler çaktı. Ufka kadar gök gürültüsü işitildi. 100 milyon Volt değerinde gerilim kullanılıyordu.

İlk denemesinde, vericideki güç jeneratörünü yaktı. Fakat tamir ederek 26 mil uzağa, gücü telsiz ile iletebilinceye dek deneylerine devam etti. O uzaklıkta, toplam 10 kW'lık 200 tane akkor ampulü yakmayı başardı. Daha sonra, kendi patentleriyle meşhur olan Fritz Lowenstein, Tesla'nın yardımcısı iken bu gösterişli başarıya şahit oldu.

Mehmet Cem ATEŞ

7 Haziran 2011 Salı

BOZCAADA


Çanakkale Boğazı’nın berrak sularının ortasında turkuaz renkli cennet bir ada… Yüzyıllardır farklı kültürlere ev sahipliği yapmış ada için Heredot, "Tanrı, insanların uzun ömürlü olmaları için Bozcaada'yı yarattı" demiş. Bozcacaada adeta Heredot’u haklı çıkarırcasına; eşsiz doğası, tertemiz havası, bağları ve farklı mimarisiyle daracık sokaklarıyla insanın ömrüne ömür katıyor.

Derler ki: Denizlerin efendisi Poseidon’un kimbilir kaç çocuğundan biri, Kyknos adında bir kralmış.Lapseki bölgesindeki Miletos Kolonisi, Kolonai kentine hükmedermiş. Tenes adında bir oğlu varmış. Tenes’in annesi ölünce babası tekrar evlenmiş. Fakat üvey anne Philomene, Tenes’e iftira etmiş. Üstelik kendine yalancı tanık olarak bir kavalcı bulmuş. Kral Kyknos bu iftiraya kanmış ve oğlunu bir sandığa koyarak denize attırmış. Sandık, Tenes’in büyükbabası Poseidon’un yardımı ile boğazdan geçerek Leukophrys kıyılarına ulaşmış. Ada halkı Tenes’i alıp kral yapmışlar ve adanın isimi Tenes’in adası anlamına gelen Tenedos olmuş. Kyknos kısa süre sonra oğluna atılan iftirayı anlamış ve oğlundan özür dilemek için Leukophrys’e hareket etmiş.Tenes babasının gemilerinin limana yanaştığını görünce elindeki balta ile gemilerin halatlarını kesmiş.Yunanistan’da kullanılan “Tenes’in baltası ile kesmek” deyimi buradan gelmektedir. Bir kişi biriyle görüşmek istemediği zaman Tenes’in baltası ile kesti denilmektedir.
Yunan Mitolojisinde Tenedos adıyla anılan Bozcaada, stratejik konumundan dolayı çağlar boyunca birçok kez istilaya uğramış ve el değiştirmiş. Adadaki nekrapol sahasında yapılan kazılardan anlaşıldığı üzere adanın tarihi M.Ö. 3000 yıllarına dayanıyor.Ada en son lozan antlaşmasıyla Türkiye'ye bağlanmıştır.

Ada tamamıyla sit alanıdır bu yüzden tarihi dokusunu ve mimari yapısını korumuştur.Adanın merkezi iki mahalleye ayrılıyor rum ve türk mahallesi olarak. her iki tarafta farklı mimari görmek mümkündür.


Bu iki mahallenin dışında ise adada bağ evleriyle karşılaşırsınız.bozcaada için şarap ve bağcılık başlıca geçim kaynağıdır. Adada 4 adet şarap fabrikası vardır bunun dışında da bağ evleri kendi çaplarında az da olsa üretim yaparlar. Bu özel üretim şaraplar geri dönerken hediye olarak götürmek için çok idealdir. Ayrıca bu fabrikalar gezilip üzümün şarap oluncaya kadarki yolculuğuna tanıklık edilebilir tadım evlerinde şarap dadımı yapılabilir.26-27-28 haziran şarap dadım günleri ve15-16-17 ağustos da yapılan bağ bozumu festivali adayı ziyaret için göz ardı edilmemesi gereken tarihlerdir.


BOZCAADA KALESİ

Bozcaada’ya yaklaştıkça ilk gözünüze çarpan heybetli görüntüsüyle kalesi olur.Bu oldukça iyi korunmuş kalenin ilk olarak ne zaman ve kimler tarafından yapıldığı tam olarak bilinmemektedir.Osmanlı döneminde önemli konumu sebebiyle Fatih Sultan Mehmet tarafından esaslı bir şekilde onarılmıştır.Kalenin etrafı hendekle çevrilidir zamanında su dolu olduğu tahmin ediliyor. Kaleye girişte asma bir kapıdan yapılıyor.

BOZCAADA RÜZGAR ENERJİ SANTRALI


Bozcaada Rüzgar Enerji Santralı 17 adet türbinden oluşmakta ve yılda 35 milyon kilovat saat elektrik üretmektedir. Kurulu gücü 10.2 MW olan santral, 13 Milyon USD’na mal olmuştur. Santral, adanın enerji ihtiyacının 30 kat fazlasını Çanakkale’ye iletmekte ve böylece yaklaşık 30.000 kişinin elektrik ihtiyacını karşılamaktadır.
Doğal güzelliği korumak amacıyla, üretilen elektrik yeraltı kablosu ile taşınmıştır.

ULAŞIM

İstanbul’dan gelirken Çanakkale Boğazı’nı geçmek için 3 seçeneğiniz vardır. Gelibolu – Lapseki ve Eceabat – Çanakkale arasında, Türkiye Denizcilik İşletmeleri’ne (TDİ) bağlı, saat başı kalkan feribotlar kullanılmaktadır. Kilitbahir – Çanakkale arasında ise doldukça hareket eden özel motor seferleri bulunmaktadır. Çanakkale’den sonra İzmir istikametinde Bozcaada tabelasını takip ederek, adaya geçeceğiniz Yükyeri Feribot İskelesi’ne 45 dakikada ulaşabilirsiniz.
İstanbul’dan gelenler için bir diğer alternatif, İstanbul- Bandırma arasındaki hızlı feribotları kullanmaktır. Bunun için İstanbul Yenikapı’dan hergün kalkan hızlı feribotlarla 2 saatte Bandırma’ya gelinir. Buradan 3 saatte Yükyeri İskelesi’ne ulaşılır.İstanbul’dan gelenler için bir diğer alternatif, İstanbul- Bandırma arasındaki hızlı feribotları kullanmaktır. Bunun için İstanbul Yenikapı’dan hergün kalkan hızlı feribotlarla 2 saatte Bandırma’ya gelinir. Buradan 3 saatte Yükyeri İskelesi’ne ulaşılır.
Belli başlı otobüs firmalarının yaz boyunca Geyikli’ye bağlı Yükyeri Feribot İskelesi’ne kadar seferleri bulunmaktadır. Otobüsler adaya geçmeden sizi iskelede bırakırlar. İstanbul’dan gece 24.00’te kalkan otobüsler sabah 8.00’de feribot iskelesine ulaşır.ilk feribot seferi sabah 10.00’da

Çanakkale İlinden Bozcaada'ya yaklaşık 55 dakikada ulaşılır.
Geyikli Yükyeri İskelesi ile Bozcaada arası 3.4 mildir. Yaklaşık 30 dakikada adaya ulaşılır. Kış ve yaz sefer saatleri farklıdır.
Adanın en ideal ulaşım aracı bisiklettir. adanın dar sokakları arabalar için uygun olmayabilir. bisiklet kiralamak için pek çok yer var adada.




AYAZMA : Adanın en popüler ve dolayısıyla en kalabalık plajıdır. Ulaşım kolaylığı sebebiyle, özellikle hafta sonu günübirlik gelenlerin tercih ettiği bir plajdır. Uzun kumsalı ve masmavi denizi oldukça etkileyicidir. Plaj boyunca şemsiye ve şezlong kiralamak mümkündür. Ayrıca duşlar ve soyunma kabinleri de bulunur. Yol boyunca sıralanmış restoranlarda öğle ve akşam yemeği için birçok alternatif mevcuttur.

SULU BAHÇE : Ayazma ile Habbele arasındaki eşsiz doğal güzelliği olan bakir koydur.Bu plajda günübirlik tesis yoktur.Ancak hemen yukarısında bulunan çadır kamp yerinden ve Ayazma sahilindeki tesislerden hizmet alabilirsiniz.

HABBELE : Ayazma’dan sonra gelen Sulu Bahçe Koyu’nun bitişiğindeki koydur. Daha sakin bir yer arayanların tercih ettiği bu plajda da yiyecek-içecek servisi alabileceğiniz, şezlong-şemsiye kiralayabileceğiniz tesisler bulunmaktadır.

MERMER BURNU : Halk arasında, etrafta yüzen çeşitli balıkların çokluğundan dolayı “Akvaryum Koyu” diye de bilinir. Herhangi bir plaj tesisi olmayan küçük bir koydur. Ama acil durumlarda koydaki tek pansiyondan yararlanabilirsiniz. Adadaki profesyonel dalış noktalarından biridir. Ama şnorkelle yüzerek de deniz altındaki bin bir çeşit canlıyı ve amfora kalıntılarını görebilirsiniz .



KİM NE DEDİ
negerekvar : limanda kalamar dolma, polentede gün batimi, baglarin üzerinden mehtap dogusu, bagbozumu, sarap, ayazma senligi, raki balik..bol reklam sonucu da civik kalabalik..

comandante : truva'yı kuşatmaya gelen achilleus'un donanmasını taş atarak kovmak isteyen kral thenes'in adası. ayazma'nın denizi dünyanın en soğuk sularından birine sahiptir. şansınız varsa mermerburnu'nda havaya sıçrayan balık sürülerinin gümüşi görüntülerini yakalayabilirsiniz. bozcaada
özellikle son iki yıldır revaçta ve özellikle son iki yıldır yazın çok kalabalık.
rakı, şarap, balık, kalamar dolması. 25 - 26 temmuz rumların ayazma şenlikleri. türk ve rumların yüzyıllardır barış ve dostluk içinde yaşadıkları küçük, sevimli bir ada...


superjet : adanın ücra bi köşesine kurulu rüzgar enerji santrali ,bu santralin koca pervanelerinin yerleştirildiği burundaki batık ve artık kullanılmayan fener gezenlere saykodelik bi ortamı ayrıca sunmaktadır.
burda klip çekmeyeni dövüyolar.

Garkuny : günü geldiğinde burada bir ev yapacağım. sevdiğim kadının istediği gibi, yan tarafında verandası olan.
istediği kadar güzel kokulu çiçek ekebilecek verandada ve ben onu izleyeceğim. çünkü benim için mutluluk; onu , bir saksıya çiçek ekerken izlemektir.
bugünlerde düşünüyorum da benim en büyük isteğim bu sanırım. bu huzur adasında, onu mutlu ederek huzur bulacağım bir evimin , evimizin olması.

30 Haziran 2010 Çarşamba

TRAİNSPOTTİNG



İmdb puanı: 8.2/10
Yapım yılı: 1996
Yönetmen: Danny Boyle
Orjinal hikaye: Irvine Welsh

Irvine Welsh'ın kitabı ilk önce sahneye uyarlandı.Büyük yankı uyandıran ve hatta ülkemizde de sahnelenen hikayenin sahne başarısı görülünce filminin çekilmesine karar verilir.1996 yılında Danny Boyle tarafından kitap beyaz perdeye uyarlanır.Film Amerika gibi özgürlükler ülkesinde bile büyük tepkilere yol açar yasaklanması gündeme gelir bazı kısımları makaslanarak ve yoğun iskoç aksanından dolayı Amerikalılar için tekrar dublajlanarak vizyona girer, o kadarki bazı Amerikalı politikacılar tarafından siyaset malzemes bile yapılır film.



Konusu kısaca bir sistem eleştirisi yapmak olan film yüksek bir tempoyla açılış yapıyor ve bize filmin kalanı için birkaç ipucu veriyor aslında. Filmde Mark Renton (Ewan McGregor),Edinburghta yaşayan kendisi gibi eroin bağımlısı bir grup İskoç genç arkadaşı Spud(Ewen Bremner),Sick Boy(Jonny Lee Miller),Tommy(Kevin McKidd) ve Begbie (Robert Carlyle) ile beraber uyuşturucununda katkılarıyla büyük bir arayış içerisindedir.Hayatlarını ufak soygunlar yaparak kazanan çete bir gün gruptan Renton'un artık buna bir son vermek istemesiyle gerçeklerle yüzleşmeye başlar,ilk ve sonraki birkaç denemesinde başarılı olamaz.Bunun sebebi belki de kararsızlığıdır.Ancak sonunda yaşamak için karar verdiğinde içinde olduğu hayat ve arkadaş grubunu da bu karar büyük ölçüde değiştirir.



Danny boyle, filmi iki bölüm olarak incelemiş. İlk kısımda, hayatı umursamaz bir insanın içinde bulunduğu bunalımlı bir dönemi gerçekçi ve etkili bir anlatımla ekrana taşımış, ikinci kısımda ise aynı insanın yeniden doğuşuna yer veriyor. Şüphesiz ki, bunda senaryonun çok iyi olması ve de Boyle’un bu senaryoyu mizahi öğelerle başarılı bir biçimde harmanlaması yatmakta.Sokak ve yer altı kültürü filmin konusundan da anlaşılacağı gibi filme egemen.Her karesinde bunu yansıtmış ve sürekli bir 'isyan' duygusu hakim bu karelere.Film sinema tarihine girmiş unutulmayacak ve kült olmuş bir çok sahneyle dolu; klozetin içine girme sahnesi,altın vuruş sahnesi, bebek sahnesi,yataktaki kriz sahnelerinin tvlerdeki bazı yapımlarda ve bazı sinema filmlerinde parodileri yapılarak filme göndermelerde bulunulmuştur.

İskoçya'nın en boktan tuvaletin'deki klozet
sahnesi sinema antolojisine girmeyi hak ediyor.



Oyuncuların performansının oldukça iyi olmasında şüphesiz ki Danny Boyle’nın çok iyi yönetmen olmasının payı var. Film, Ewan Mcgregor için bir basamak niteliği taşıyor. Mcgregor canlandırmış olduğu Renton rolünde gerçekten başarılı olmuş. Filmde seyredenlerin asıl dikkatini çeken ise agresif yapısıyla Begbie. Film boyunca seyredenleri, kendisine hayran bırakmayı başarıyor.



Filmin sonunda filmin açılış repliğiyle tamamen ters bir durum söz konusu. Ne kadar çabalasak da işlerin istediğimiz gib gitmeyeceğinin her zaman bizim dışımızda gelişen olayların hayata yön vereceğinin ve bizimde buna boyun eğmekten başka bir seçeneğimiz olmadığının mesajı ironik bi şekilde anlatılıyor.Film uyuşturucu filmi diye eleştiriliyor lakin bakış açınızı biraz değiştirdiğinizde ortayahayatla,seçimlerle,istediğini yapmakla, sorumlulukla, toplumla, kişilikle, doğru-yanlış ve iyi-kötüyle ilgili çok güzel bir film olduğu çıkıyor. İşte bu yüzden filmin uyuşturucuya özendirdiği yönünde ki eleştirileri gereksiz buluyorum



Filmde kullanılan müziklerde filmin karakteristik özelliklerini,eroinman grubun ruh halini ve durumun tüm özelliklerini ortaya koymada önemli bir yardımcı görevi üstlenmiş ve filmin izlenirliğini güçlendirmiş.

Trainspotting soundtrack albümü

1. "Lust for Life" - Iggy Pop
2. "Carmen Suite No.2" - Georges Bizet
3. "Deep Blue Day" - Brian Eno
4. "Trainspotting" - Primal Scream
5. "Temptation" - Heaven 17
6. "Atomic" - Sleeper
7. "Temptation" - New Order
8. "Atomic" - Blondie
9. "Nightclubbing" - Iggy Pop
10. "Sing" - Blur
11. "Perfect Day" - Lou Reed
12. "Dark and Long (Dark Train)" - Underworld
13. "Think About the Way" - Frisco Vs. Ice MC
14. "Mile End" - Pulp
15. "For What You Dream Of" (Full-on Renaissance Mix) - Bedrock featuring KYO
16. "2:1" – Elastica
17. "Herzlich Tut Mich Verlangen" - Gabor Lehotka
18. "Two Little Boys" - Ewen Bremner
19. "A Final Hit" - Leftfield
20. "Statuesque" - Sleeper
21. "Born Slippy .NUXX" - Underworld
22. "Closet Romantic" - Damon Albarn



Kim ne demiş

velvetunderground: 80'lerin başında İskoçya'da yaşayan bir grup junkienin eroin, iggy pop ve rock'n roll üçlemesinden ecstasy, modern cinsiyetler ve disko sahnesine geçişini anlatan bir film, bir yeraltı edebiyatı başyapıtının tadı damakta kalan ve kesilen sahneleri için küfrettiren bir uyarlaması belki de.
Filmin değişkenliğine ve hızına vurgu yapan hızlı bir kovalamaca ile başlıyor film, ve ünlü monologla; ''Choose a job. Choose a career. Chose washing machines, cars, compact disc players...''. Önce Renton'un kapitalizm eleştirisini ve ardından gelen eroinle aşk/nefret ilişkisini izliyoruz. Sürekli kurtulamadığı bağımlılık arkadaşları mı yoksa eroin mi? Renton'un iç dünyası dışında birçok etkileyici sahneye daha imza atıyor film: tuvalet sahnesi, begbie'nin psikopatlıkları, ve en etkleyicisi ''a visit to mother superior''.
Hızlı, çabuk biten ve tadı damakta kalan bir film Trainspotting. Tehlikeli, umursamaz, sex-drugs-rock'n roll üçgenine sadık. Ve belki bu yüzden de hala altkültürlerdeki etkisini sürdürüyor.
Filmin müzikleri, ki bazıları kitapta da geçmekte, bir harika. ''Perfect Day'', ''Nightclubbing'', ''Lust for Life'' gibi 70ler klasikleri ile birlikte o dönemden buruk ama neşeli bir film izlemek isteyenlere şiddetle tavsiye ederim. Filmin uyuşturucuya özendirici olması iddiası ise bebek sahnesini görenler için şaka gibi kalıyor.

-(eki : bi de genclerin çekip çekip ardından trenden dışarıya uzanıp yol kenarindaki elektrik direklerine en yaklastıkları anda kafalarını içeriye çekmeleri şeklinde oynanan bi oyuna (??) verilen isim... en cok yaklasma hırsıyla kendini iceri cekemeyenler haliyle bi sure soona kaybediyo oyunu ..

-(6 45 : şık film, soundtrack'i de en az kendisi kadar şık.

-ozyylemce : Bu tarz yaşantıyı bilenler için çok keyifli bir film...Kısaca çok keyifliydi.